Altı nisan bin dokuz yüz yetmiş bir. Bakırköy’de bir hastane. Doğum vakti gelen bebeğin dünyaya karışmaya niyeti yok. Rahatı pek yerinde etten mağarasında, çıkmıyor. Doktorlar tutturmuş: Çık oradan, dışarı geleceksin. Bebek inat. Daha da kıvrılıyor köşeciğine. Sonunda şakaklarından tutup, forseps denen ilim mahsulüyle çıkarıyorlar bebeği. Feryadı basıyor ama nafile. Bebek artık dünyalı. Üzerinden yarım yüzyıl geçen bu geliş / getiriliş ile tanıştığım dünyadan hayattan insandan ne öğrendim ne anladım, anlatasım var.
Evvela her zaman bilimin dediğini yapmak lazımdır onu öğrendim. Bilim eliyle getirildiğim hayat heyecanlı, lezzetli, meşakkatli, imtihanlı, mücadeleli, tatminkâr, neşeli… hülâsa eşsiz oldu. Bilim iyi ki çekip almış, iyi ki tabiatın ritmiyle adım saymamı sağlamış.
Sonra? Sevmek lazımdır onu öğrendim. Karşısına bir insan, bir amaç, bir menfaat koymaya gerek olmadan, uyumadığın her an her dakika, istikametsiz ve sebepsiz bir sevme durumunda olmalı. Birini, bir şeyi sevmek değil. Mutluluk da demiyorum bak, o sebep ister. Bahsettiğim seviyor olmak ve öylece yaşamak. Kederi sündüren, zoru yokuşu düzleyen, korkuyu seyrelten başka müstahzar bulamadım.
Başka? Uzun seneler adını koyamadığım ‘ne zaman frene basacağını bilme’ zanaatı var. Yaşar Kemal’in mucizeli kaleminden “İnsanların bir yeri var, ince bir yeri. Oraya değmemeli” sözlerini okuyunca işte bu! dediğim. Kendi lügatime tercüme edince şöyle bir ders: Neşterle, makasla, zamk ve sair müdahale aletiyle yalnız kendi hayatına, kendine dair meselelere dalabilirsin. Başkalarını inceltmeye, toparlamaya, farklı şekle sokmaya kalkışma. 'Sen bilirsin' deme erdemi yani. Yahut gençlerin tabiriyle: İşine bak kardeşim. Herkesin hayatına kimse karışamaz.
Bir de hayatın seyircisi olma sanatı var. Öyle böyle yaşayıp giderken dünyayı izlemeyi unutmamak lazım. Başını kaldırıp bakmayı bilen için dünyada yüz güldüren nice renkler, rayihalar var. Durup bakmadan görülmüyor, emek istiyor ama değer. Tanıdık bildik her şeyle arana mesafe koymayı, ona yeni bir gözle bakmayı becerince anlamaya başlıyorsun çünkü: Aslında tek ve ayrı değil bütünüz, biriz. Bütün varlıklar! Kuşla, bulutla, ateşten çıkan isle, virüsle, okyanusla ve tüm insanoğluyla biriz. Yaptığımız her şey, seçtiğimiz her yol o bütünün karakterini etkiliyor. Bütünden zarar görmeden vadeni tamamlayabilmek için tek yöntem var: Varlığınla bütüne zarar vermemek.
Öğrendiklerim arasında en emin olduğum da bu: Merakla seyretmekten cayıp aklıma yatana inanmayı, yani kolayı seçersem içinde var olduğum o bütün ile bağım kopacak. İlgiyi inanca teslim etmeden, hayatı merak ederek ve severek seyre devam.
Yarım yüzyılda bu kadarını çözebildim. Bir çeyrek asır sonra buralarda olursam yine yazarım.