Yapayalnızlığın ilk haftalarıydı. Yarım yüzyıldır dümenini
tuttuğum hayat, davetsiz bir depremle dünyamı yıkmış, beni, kuru bir
denizyıldızı gibi boşluğa asıvermiş. Oysa yarım yüzyıldır her ihtiyaca binbir şefkatle koşmuşum. Hayat diye bildiğim bundan ibaret: Sevdiklerimin ihtiyaçlarını karşılamak. Durmadan. Biteviye. Şimdi ilk defa bir başımayım. Kimse benden bir şey istemiyor, kimsenin bir işine yaramıyorum.
Dört kişilik ailenin bütün sofraları benim elimden çıkmaya başladığında henüz dokuz -yok on dokuz değil, sadece dokuz- yaşındaydım. En iyi bildiğim: bakmak, beslemek. Kendime değil ama. Daima hane halkına. Ben onlara müşfik olacaktım, onlar da bana muhtaç. Dünyaya yerleşeceğim kovuğu tam buraya oydum.
Yapayalnızlığın ilk günlerinde öyle yekten “acıktım” diyemedim. Utandım, duyduğum insanca ihtiyaçtan. “Kendime yiyecek bir şeyler yapayım” diye kurdum denklemi. Pişiren ben, acıkan beni doyuracak, çocukluğumdan beri ezber ettiğim sevgi neydi, sevgi emekti düsturunun güvenli kucağından düşmeyecektim. Kendimden bir muhtaç bir de müşfik yaratmaya başladım. Sanki ikiye böldüm kendimi; alışkın olduğum hayatı canlı tutmak için.
***
Kalktım, son seneler hemen her hafta pişirdiğim meşhur kıymalı mercimeğe sıvandım. Evet, dünyam yıkıldı ama ben, dünkü benim. Ezber ettiğim besleme - doyurma - bakma dürtüsü kalbimin üstünde kor gibi.
Otomatik hareketlerle önce yeşil mercimeği bir taşım kaynatıp kara suyunu çıkardım. Sonra kıymayı önceden ısıttığım tencerede yağsız tuzsuz, kanı köpürüp kuruyana kadar kavurdum. Üstüne halis zeytinyağı, azıcık ev usulü salça, incecik soğan dilimleri, tazecik mevsim domatesleri ve sair baharatı sırasıyla ekledim. Şifa bellediğim kemik suyu ve mercimekler de içeri. İkişer porsiyondan iki öğünlük yemek helmelenmeye başlar başlamaz altını kapattım ve bir on dakika dinlendirdim. Kaynar kaynar servis etsem yaktı diye, fazla yapsam bayat yedirdin diye laf işitirim çünkü.
Beni nice aferinlere mazhar eden kıymalı mercimeğimi, acıkan
bana sundum nihayet. Müşfik elim muhtaç elimi doyuracaktı. Kendime bakmış, kendimi beslemiştim. Aferindi
bana!
Oturdum.
Bir kaşık aldım.
Yok, yiyemiyorum.
Bir daha?
Mümkün değil yutamıyorum!
Onca zaman keyif mırıltıları çıkara çıkara yediğim bu mu?
Üçüncü kaşığı da yutamayınca fark ettim ki, ben bu çamur sıfatlı yemeği hiç sevmiyorum! Yıllar içinde pişirdiğim yüzlerce tencere kıymalı mercimek karşıma dizilmiş, eh nihayet dercesine kafa sallıyor sanki. Baktım olacak gibi değil, bir hışımla kalktım koca tencereyi çöpe döktüm.
***
Sevmediğim yemeği ayıla bayıla nasıl yedim bunca yıl? Nasıl özüme bu derece sağır, kör oldum. “Öyle löp löp et yenmez, sağlıklı beslenmemiz gerek…” Bu çapta bir palavrayı kendime nasıl sattım? Daha fenası geçen yıllar içinde yok sıcaktı yok bayattı diye işittiğim azarın intikamı mıydı bu sağlıklı beslenme safsatası? Yenmeyecek bir yemeği yedirmek için sağlığı mı bahane ettim? Ne yapıp edip sana bunu yedireceğim, gerekirse kendim de yiyeceğim diye mi geçti içimdeki şeytanın aklından? Bilmiyorum. Belki.
Zihnimdeki işgal kuvvetleri çekildiğinde ilk buna uyandım: Neyi sevdiğimi bilmiyorum. İki bilinmeyenli denklemim içinde isteklerimi, tercihlerimi, zevklerimi yitirmişim. Kış uykusu kadar hızlı geçen ömrün tam bu yerinde ayacak, ayılacakmışım demek.
Bugüne kadar bir sağdan çakmış hayat bir soldan. Benliğim sersemletici bir metronom sarkacının arasındaymış. Bir felaket vuruyor, bir sevinç. Bir kaygı kuyusuna düşüyorum, bir heyecan kuşuna biniyorum. Yahu insan elli senede bir gün olsun durup kendine bakmaz mı, bir güncük çökelmez mi hayatın tortusu…
Ağzıma dayanmış kulaklara derman dillendirmekten, kulağıma dayanmış avazlara anlam yetiştirmekten kendi sesimi hiç duymamışım. Görev formasını çıkarıp bir gün olsun yalınayak basmamışım hayatın çayırına. Varsa yoksa kimi neyle memnun ederim, söylenmeden bileyim! Her bir kar tanesini yere düşüp erimeden, buzdağına yetiştirmek sanki. İnsan bunu elli sene nasıl yapar? İnsan bunu kendine niye yapar…
***
Fark etmelere doyamaz oluşum yine o haftalarda.
Kafatasımın arkası yassı değişmiş mesela, boynumun üstünde tatlı, mütecanis bir kavis varmış. Bel çukurumu anneminki gibi gamzeli zannederdim, değilmiş. Öte yandan diz arkalarım ailede kimsede görmediğim şekilde gamzeliymiş. Bacaklarımı kıvırınca kaybolan, dümdüz ileri uzattığımda oyuluveren birer çukurla yaşamışım bunca yıl. Ensemdeki, her çeşit topuzdan firar etmeyi bilen kısa kıvırcıkların bir parmak üstünde, adamakıllı bakıra çalan kızıl saç tellerim varmış. İçimdeki İrlandalı oradaymış meğer. Hepsiyle bu günlerde müşerref oldum.
Öteye beriye koşuşmam işte böylece bitti. Kendime baktığım aynanın varakları yaprak yaprak döküldü sonunda ve ben hangi ağaçtan oyulduğumu görmeye başladım. Telaşsız, kaygısız, amaçsız ve yalınkat. Kendimden bir muhtaç ve bir de müşfik çıkarmama artık gerek kalmadı. 2021 yazı, beni tek başınalığın sükunetiyle tanıştırdı.