Biri aradı geçen, biraz ahbap biraz okuyucum. Yine yazıyor musunuz Beril Hanım? Bütün bloglarınıza bakıyorum ama bulamadım yeni yazılarınızı. Yazamıyorum. -dum. O telefon sohbeti bu yazıya mecburcu oldu.
İstanbul kar altında. Pencere kadrajından görüyorum. Mahalle bembeyaz, pofuduk kışla örtülmüş. Rengine yaraşır oyuncaklı bir teşbih için hafızamı eşelerken, Nadir’ciğimin sesi doluyor içime. Kalbimde, bir zamanlar babasının annesine seslenişini bana bahşederek ak-pakııımm deyişini duyuyorum.
Tenimin rengi, kışın rengi. Oysa kalbim ateş kızılı. Olanca turuncusu, nar çiçeği, vişne çürüğü, al bayrağı ve kan kırmızısı, icabında sarıdan mora dönen şavkıyla yanıp durmakta. Hem yanıyor hem yakıyor... Yanık yarasını bilir misin? Yanan etin günlerce ığıl ığıl sızlamasını? Hah işte, o sızı kalbimde çoktandır. Öyle ki artık kalbim büsbütün o sızıya dönüştü.
Yas, estetik gibi bir şey. Ama öyle yaşını başını almışların aklı sıra genç görüneceğim sanrısıyla yüzünü gerdirmesi ya da vakitsiz öz saygı yitimine uğramış gençlerin yanaklarına yılan zehri bastırması gibi değil. Daha ziyade, feci bir suça tesadüfen tanık olmuşların el mecbur kimlik değiştirme ameliyatı. Tanık koruma programına alınan kişiye yeni bir yüz yapılması gibi yas. Sonuçta sen artık sen olmaktan çıkıyorsun ve bunu sadece kendin ve polis biliyor.
Yas tam olarak böyle. Kalbini alıyor, başka bir şeye çeviriyor ve bunu yalnız sen ve en yakınların biliyor. Aşktan olma yüreğin ateşe eviriliyor. Bakışın değişiyor, düşünüşün değişiyor, kimliğin, tüm varoluşun... Kabuk değiştirmekten, deri değiştirmekten öte. Olduğun halin içinde dururken bir başka şeye dönüşmek. Oracıkta duran odunu küle çeviren ateşin maharet skalasına dahil bir kudret bu. Yasın ve ateşin. Olanı olduğu yerde başkalaştıran yalnız bu ikisi.
***
İstanbul kar altında. Bembeyaz, bulutsu. Ve kışın rengi, tenimin rengi.
Bu ak-pak zarf içinde yana yana dönüşürken aklım kıblesini yitirmediyse, psikoterapi sayesinde. Terapiste gitmeseydi ayaklarım, kim bilir yolun sonu nereye çıkardı. Seçenekler sır değil aslında. Başıma gelen bu ağır kayıp, bu keder beni ya nefret köprüsüne ya anksiyete kaosuna ya öfke kuyusuna veya çaresizlik uçurumuna götürecekti. Oradan da kendi yok oluşuma. Gitmedim. Bunlar yerine terapistime gittim. Efendi gibi yanmayı, kendime ve çevreme zarar vermeden acı çekmeyi, yasımı insanlıktan çıkmadan yaşamayı psikoterapiye borçluyum.
Benim tek kişilik depremime, yangınıma dudak bükebilirsin, haklısın da. Ama şu yaşadığın hayata bak. Gencecik insanların intiharı, serbest bırakılan tecavüzcüler, katledilen kadınlar, el kadar çocuklara uçkur çözen mahluklar, trafikte cinayet, kediciklere, köpekçiklere reva görülen eziyet, çöpten yiyecek toplayanlar… Ve tüm bunların karşısında milyonlarca kayıtsızlık, umursamazlık. Bu “bana hak, sana suç” düzeni…
Her gün ensene yediğin şaplaklardan tek başına kurtulabilmen mümkün mü? Her gün elini, paçanı, saçını kapan alevlerden? Yalnız senin ayak bastığın toprağı titreten o tek kişilik depremlerden veya? Benimki gibi bir yumrukta yere sermedi hayat belki seni ama gün be gün düşük dozlarda aynı faciayı yaşatıyor. Taksitle delirtecek, azmetmiş.
Acıyla başetmek mümkün, sözüme güven. Yalnızken değil ama. Bir şey olmamış gibi yaparak değil. Lütfen psikoterapi al. Güveneceğin bir psikolog bul, hepten delirmeyi beklemeden. Ruhun yaralı çünkü, görünüyor. Hepimiz kesikler, çürükler, yanıklarla bereli ruhlarımızı oradan oraya sürüklüyoruz. Topyekûn hastayız. Sen de yaraların kangren olmadan bir şifa bulmalısın. Bu çağın içinden, her birimizi sağaltmadan sağlam çıkamayacağız.
Güzel yürekli bir yazar yokluk ve yolsuzluk içindeki ülkesi hakkında demiş ya “burada çok fazla çocuk ve çok az çocukluk var” diye, biz de takvimin ve haritanın çok insan, az insanlık gösterdiği yerdeyiz. Yardım al. Terapi al. Psikoterapiye başla. Ya hep beraber ya hiçbirimiz…